Türk edebiyatının güçlü anlatıcılarından Zülfü Livaneli, son romanında ile bizi yine tarihin tozlu sayfalarından bugüne uzanan sarsıcı bir yüzleşmeye davet ediyor. Bekle Beni, 68 kuşağının çektiği acıların, hapishane duvarları arasında sönen hayatların ve her şeye rağmen dimdik duran bir onurun tanıklık belgesi niteliğindedir.
Bekle Beni kitap konusu, ilk bakışta bir aşk anlatısı gibi görünse de roman ilerledikçe çok katmanlı bir yapıya bürünüyor. Romanın merkezinde yer alan Selim ve Leyla; zamana, geçmişe ve hayata tutunmaya çalışıyor. Onların ilk karşılaşmaları, tutkulu aşkları, evlilikleri ve kızları Zeynep’in doğumu ile taçlanan mutlu hayatları; bir sabah Selim’in neyle suçlandığını bile bilmeden tutuklanmasıyla değişiyor.
Livaneli, romanda bizleri sarsıcı bir soru soru ile karşı karşıya bırakıyor “Neden bu ülke, en iyi yetişmiş, vatansever, okumuş ve daha güzel bir dünya hayal eden gençlerini bir öğütücü gibi yok eder?”.
Zülfü Livaneli’nin dili bu romanda da yalın, şiirsel ve son derece kontrollü. Gösterişli cümlelerden kaçınan yazar, duygusal yoğunluğu sade kelimelerle kurmayı tercih ediyor. Bu sadelik, metni güçsüzleştirmek yerine daha çarpıcı bir hale getiriyor.
Bekle beni zülfü livaneli için sadece bir isim değil, bir direniş. Livaneli, kitabın adını Sovyet şair Konstantin Simonov’un 1941 yılında savaşın tam ortasında cepheden yazdığı efsanevi şiirinden aldığını belirtiyor. Simonov, o şiirde karısına “Benim dönmemi bekle, herkesin beklemediği anda dönmemi bekle” derken, aslında umudun ölümden daha güçlü olduğunu haykırıyordu.
Livaneli’ye göre de beklemek bizim coğrafyamızın bir kaderidir. Ancak bu bekleyiş pasif bir kabulleniş değil; Selim ile Leyla’nın hikayesinde olduğu gibi, aşkın ve sadakatin en sert fırtınalara karşı direnişidir.
Zülfü livaneli bekle beni konusu içerisinde belki de en trajik detay, karakterlerin birbirlerine söyledikleri beyaz yalanlardır.
Romanın en güçlü yanlarından biri, zaman kavramını doğrusal bir çizgide ele almaması. Bekle Beni, geçmiş ve şimdi arasında gidip gelen anlatımıyla okuru sürekli bir hatırlama haline sokuyor. Livaneli, bireysel anıları toplumsal belleğin bir parçası hâline getirirken, okura şu soruyu fısıldıyor:
“Unuttuklarımız gerçekten kaybolur mu, yoksa sadece beklemeye mi geçer?”
Livaneli, bu kitabın bir belgesel ya da tarih kitabı değil, bir edebiyat aynası olduğunu vurguluyor. Ona göre bir ülkenin ruhunu edebiyatla anlayabilirsiniz. Günter Grass okumadan Alman halkının, Dostoyevski okumadan Rus insanının dramını anlayamayacağımız gibi; Bekle Beni okunmadan da Türkiye’nin tarihindeki o derin yara kolayca anlaşılamaz.
Bekle Beni, Nazım Hikmet’in “yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir” dizelerindeki o mücevheri korumaya çalışanların romanıdır. Öfkeli ama umutlu, acı ama onurlu bir başyapıt. Eğer siz de geçmişin karanlığına edebiyatın meşalesiyle bakmak istiyorsanız, Zülfü Livaneli’nin bu son kitabını mutlaka kütüphanenize eklemelisiniz.
İlginizi Çekebilir: Magenta Tablosu: Zihni Dinlendiren Renk Ritüeli