FemoraMag

Aşk Üçgenleri Değil, Duygusal Yalnızlık: Emily Cooper’ın Aşk Hayatı Ne Anlatıyor?

Emily Cooper

Emily in Paris izleyiciye ilk bakışta kusursuz bir vitrin sunuyor. Paris’ten Roma’ya uzanan şık sokaklar, her bölüm yenilenen iddialı kombinler, kalabalık davetler, kadehler ve romantik ihtimaller. Emily Cooper’ın hayatı, sosyal medyada paylaşılan ideal bir panoroma gibi her açı doğru, her kare parlak, her an paylaşılmaya hazır. Ama dizinin bu parlaklığının altında, giderek daha çok hissedilen başka bir katman var. Sosyal medyanın bizi “kiminle olacak?” sorusuna kilitlediği noktada, ekranın arkasında çok daha tanıdık bir duygu dolaşıyor modern çağın parıltılı yalnızlığı.

 

Şehirler Değişiyor Ama His Değişmiyor

Emily Cooper’ın Paris’ten Roma’ya geçişi, yalnızca yeni bir iş fırsatının ya da yeni bir romantik ihtimalin sonucu gibi görülmemeli. Bu geçiş, aynı zamanda bir kaçış hissi taşır. Paris’te doldurulamayan bir boşluk, başka bir şehirde yeri doldurulacakmış gibi hissedilir. Oysa dizinin bize sessizce hatırlattığı gerçek şu: 

Şehirler değişebilir, ama içsel eksiklik bavulla birlikte sizinle seyahat eder.

Emily’nin binlerce takipçisi vardır, paylaşımları saniyeler içinde yüzlerce beğeni alır. “Her an ulaşılabilir” bir kişidir. Ama bu sürekli erişilebilirlik, onun kimseyle gerçekten derin bir bağ kurabildiği anlamına gelmez. Aksine, görünürlük arttıkça temas azalmaya başlar.

Paris’te yıllar geçirmesine rağmen hala kültürel olarak yabancı kalması, yalnızca dil bilmemekle açıklanamaz. Bu yabancılık, daha çok ruhsal bir mesafeyi temsil eder. Emily, kalabalık bir partinin ortasında en doğru fotoğraf açısını ararken, o anı yaşamaz; o anın onayını toplar.

 

Seçenek Bolluğu ve Ait Olamama Hissi

Dizinin çevresinde dönen Gabriel ya da Marcello tartışmaları, aslında günümüz ilişkilerinin temel çıkmazını yansıtır, seçenek paradoksu. Emily’nin hayatındaki erkekler zamanla birer birey olmaktan çıkıp, birer ihtimale, hatta birer yaşam tarzı seçeneğine dönüşebilir.

Gabriel daha tanıdık, daha kaotik, daha geçmişle bağlantılıdır. Marcello ise yeni, ferah, temiz bir başlangıç hissi sunar. Ama Emily hangi seçeneğe yönelirse yönelsin, asıl yolculuğu hep ertelenir. Çünkü mesele kiminle olduğu değil, kendisiyle ne kadar baş başa kalabildiğidir.

Sürekli hareket, sürekli kriz, sürekli yeni bir heyecan… Bunların hepsi, durup düşünmemek için güçlü bahanelerdir.  Peki Emily bir anlığına dursa? Telefonunu sessize alsa, bildirimleri kapatsa, performans halini askıya alsa, Emily’den geriye ne kalır?

 

Beğenilmenin Getirdiği Duygusal Yorgunluk

Emily’nin o bitmek bilmeyen enerjisinin altında bir performans yorgunluğu sezilebiliyor. Modern kadın için yalnızlık artık bir odada tek başına oturmak değil; binlerce insanın sizi izlemesi ama kimsenin sizi gerçekten görmemesidir. Emily, her anını pazarlarken kendi gerçekliğini kaybediyor. Birine gerçekten ihtiyacı olduğunu itiraf etmektense, her şeyi tek başına halleden, neşeli ve kusursuz influencer imajına sığınıyor.

 

Valizde Taşınan Asıl Yük Önemli 

Emily Cooper’ın valizinde sadece şık elbiseler ve yüksek topuklar yoktur. Gittiği her yere taşıdığı şey, ait olamama hissidir. Roma’nın güneşli sokakları da, Paris’in romantik yağmurları da bu hissi tek başına iyileştiremez.

Belki de dizinin ve bizim asıl yüzleşmesi gereken gerçek de şudur: Gerçek bağ, bir aşk üçgeninin kazananı olmakta saklı değildir. Gerçek bağ, maskeleri indirip birinin yanında hiçbir şey yapmadan durabilmek; suskunluğun rahatsız edici gelmediği o nadir anlarda ortaya çıkar. Çünkü bazen en büyük kalabalıklar, en derin yalnızlıkları saklamak için kusursuz birer maskedir.