Modern hayat, sıkılmayı en hızlı bastırılan duygulardan biri haline getirdi. Bir boşluk anı belirdiğinde elimiz refleksle telefona gidiyor, kulaklarımız bir sese, zihnimiz ise yeni bir uyarana tutunmak istiyor. Sessizlik rahatsız edici gelmeye başlıyor; durmayı çoğu insan geri kalmakla eş tutuyor. Oysa bu aceleci kaçışın altında gözden kaçırdığımız bir gerçek var: Sıkılmak, zihnin çalışmayı bıraktığı değil; asıl çalışmaya başladığı an olabilir. Peki, gerçekten sıkılmak için zamanımız var mı?
Sıkılmak; çoğu zaman yanlış anlaşılan, verimsiz ya da boşa geçen bir duygu olarak etiketlenen bir hal. Bilinenin aksine sıkılmak, yalnızca yapılacak bir şey bulamamak değildir. Zihnin, dış uyaranlardan geçici olarak çekilmesi ve içe dönmeye hazırlanmasıdır.
Modern yaşam, bu içe dönüşe pek alan tanımaz. Bildirimler, kısa videolar, anlık dopamin ödülleri… Hepsi bizi sürekli olarak meşgul tutuyor. Bu ortamda insanlar sıkılmayı bir arıza gibi görmeye başlar. Oysa ki sıkılmanın korkutucu bulunmasının nedeni, boşlukla baş başa kalma ihtimalidir. Boşlukta düşünceler belirir, sorular yükselir, cevaplar gecikir. Bu gecikme, sabırsız bir dünyada tehdit gibi algılanır.
Sıkıldığımızda beynin kapanması beklenir, ama olması gereken tam tersidir. Dış uyaranlar azaldığında, zihin içsel bir moda geçmeye başlar. Bu durum, zihne serbestçe dolaşma alanı açar. Günlük görev listelerinden, yapılacaklar baskısından ve anlık tepkilerden uzaklaşıldığında, düşünceler bağlantılar kurmaya başlayabilir.
Bu anlarda beyin, geçmiş deneyimleri, hayalleri ve olasılıkları bir araya getirir. Bir bakıma, düşüncenin arka planı devreye girer. Bu yüzden yürüyüşte, duşta ya da pencere kenarında dalıp giderken akla gelen fikirler şaşırtıcı değildir. Sıkılmak, zihne serbest çalışma alanı açar.
Sessizlik çoğu kişi için huzur değil, belirsizlik çağrıştırır. Zihnin sessizliği, düşüncenin yokluğu değildir. Gürültünün azalmasıdır. Gürültü azaldığında, daha ince sesler duyulur: iç ses, sezgi, yarım kalmış düşünceler. Bu alan, tehlikeli değil; aksine onarıcıdır.
Yaratıcılık çoğu zaman disiplinle, çalışmayla ve zorlamayla ilişkilendirilir. Elbette emek önemlidir; ancak yaratıcılığın tohumu çoğu zaman boşlukta filizlenir. Sıkıldığımız anlarda zihin, yapmam gereken listesinden çıkar ve olabilecekler alanına girer.
Sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin ilham anları genellikle planlı değildir. Bir bekleme salonunda, uzun bir yolculukta ya da hiçbir şey yapmadan geçirilen bir öğleden sonra.
Sürekli meşgul olmak, ilk bakışta üretkenlik gibi görünür. Aralıksız uyarılma, dikkat süresini kısaltır ve derin düşünmeyi zorlaştırır. Kısa içerikler, hızlı geçişler ve anlık ödüller, zihni yüzeyde tutar. Bu da sıkılmanın doğal döngüsünü bozabilir.
Sıkılmanın bastırılması, zihnin dinlenmesini değil; yenilenmesini engeller. Çünkü zihin, durmadan tepki verdiğinde bağlantı kuracak zamanı bulamaz. Sonuçta yorgunluk artar, üretim azalır ve yaratıcılık tükenmiş hissiyle yer değiştirir.
Sıkılmak, rastgele bir boşluk değil; bilinçli bir alan haline getirilebilir. Bunun için büyük değişimlere gerek yok. Küçük, sessiz anlar yeterlidir.
Bu anlar, ilk başta huzursuz edici olabilir. Fakat zamanla zihnin nefes aldığını fark edersiniz.
Günümüz koşulları sıkılmayı bir lüks gibi sunuyor.. Zihinsel sağlık ve sürdürülebilir üretkenlik için temel bir ihtiyaçtır. Tıpkı uyku gibi, fark edilmediğinde eksikliği hissedilen ama yerine konması zor olan.